Çağımızın Hastalığı İletişimsizlik Sorunu




26/01/2006    Necla MORA

BİA (Erzurum) - Çağımızın Hastalığı İletişimsizlik Sorunu

Necla MORA

GİRİŞ
İnsanoğlu, insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar gerçekleştirdiği gelişmesini iletişime borçludur. İnsanlar birbirleri ile iletişim kurmasını başaramasaydı, birlikte üretim yapamayacak, ürettiklerini paylaşamayacak, diğerlerinin bilgi birikiminden yararlanamayacaktı. Savaşta, barışta, ekonomide, sanatta, hayatın her alanında iletişim vardır. İletişimin nasıl kurulduğu, iletişimin sürecini ve sonucunu belirler. İletişimin doğru kurulamaması, insanları birbirinden ayırır, ülkeleri birbirine düşman eder. İnsanlık için bu kadar önemli olan iletişim kavramının anlamına baktığımızda birçok farklı tanım buluruz.

I. İLETİŞİM
İletişim kavramının çeşitli tanımları vardır. Bunlara birkaç örnek verecek olursak, iletişim, düşüncenin sözel olarak karşılıklı değiş tokuşudur. İletişim, iki kişinin birbirini anlaması, insanın karşısındakine kendini anlatabilmesidir. İletişim, duyguların, düşüncelerin, bilgi ve becerilerin aktarılma sürecidir. İletişim, insanlığın keşfettiği her türlü yolla, başkalarına, duygu, düşünce ya da bilgilerini aktarması, bilgi vermesi, haberleşmesidir. Tüm bu tanımlara baktığımızda iletişim deyince karşımıza insan faktörü çıkıyor(Zıllıoğlu; 2003; 4-6). Bu bağlamda iletişim, önce insanın var oluşunu gerektirir. Var olan insan kendi varlığının bilincine vardığı andan itibaren kendisiyle ve dış dünya ile ilişki kurmak ve bu ilişkiyi yürütebilmek için iletişim kurmaya başlar. İletişimi iki ana gruba ayırabiliriz: 1. Kendi kendimizle kurduğumuz iç iletişim 2. Dışımızdaki dünya ile kurduğumuz dış iletişim.
Bir insanın düşünmesine, duygulanmasına, kişisel ihtiyaçlarının farkına varmasına, iç gözlem yapmasına, rüya görerek kendi içinden mesaj almasına, kendi içinde sorular sorarak, yanıtlar aramasına iç iletişim denir. İnsanın çevresi ile kuracağı iletişim, iç iletişimle başlar( Dökmen; 2000; 21). İletişim süreci esnasında insan, bazen alıcı bazen kaynak olma durumundadır. Bu süreç öncesi ve esnasında dışıyla iletişim kurarken, aynı zamanda kendi içinde de iletişimini sürdürür.
İnsanın kendisi ile olan iletişimi, bu ilişkide içsel sistemi oluşturur. Bu içsel sistem, insanın yaşadığı toplumsal ve fiziksel çevreden bağımsız bir niteliğe sahip değildir. İnsan, insan olarak kendini biçimlendirirken bunu içine doğduğu koşullardan bağımsız olarak gerçekleştiremez. Bu koşulları, içinde yaşadığı kültürel çevre, ideolojik yapı, dünya görüşleri, inançlar, gelenek ve görenekler, yaşam koşulları ve bunun yarattığı psikoloji olarak ele alırsak, insanın içsel sistemi, diğer insanlardan tümüyle ayrı, kendine özgü bir yapıya sahip değildir. Birey dış dünya ile ilişkide bulunurken zorunlu olarak kendi içinde kendi kendisi ile iletişim halindedir. Böyle olmazsa diğer insanlarla ilişki kuramaz ve ilişkilerini yürütemez(Erdoğan; 2002; 153-154). Dışımızla kurduğumuz iletişimi dörde ayırabiliriz. Bunlar: 1. Kişilerarası iletişim, 2. Grup iletişimi, 3. Örgüt iletişimi, 4. Kitle iletişimi. Ayrıca iletişimde bulunduğumuz kişi ve ortama göre iletişimi: 1. Formel iletişim, 2. İnformel iletişim olarak ikiye ayırabiliriz.

II. İLETİŞİMSİZLİK
İletişimin iki düzeyi vardır. Olayların algılandığı, yorumlanıp anlamlandırıldığı bireylerin öznel iç dünyaları ve bireylerin o durumda göstermek veya söylemek istediği mesajlardan oluşan sosyal dış dünyaları. İletişim durumlarında karşımızdaki bireyin gösterdiği sosyal dış dünyayı görürüz, gösterilen o yüzden mesaj alırız. Fakat gösterilen o sosyal yüzün arkasında, gerçekte bir öznel iç dünya vardır ve mesajın gerçek anlamı bu iç dünyada oluşur. Gösterdiğimiz yüzler sosyal ortama uygun yüzlerdir. Birey, kendi öznel iç dünyasının doğrudan farkındadır. Öznel iç dünya bizim mahrem dünyamızdır, ancak bizim tarafımızdan gözlemlenebilir. İletişim anlamını ve anlamsızlığını bu iç dünyadaki algı ve yorumlarda bulur(Cüceloğlu: 2002: 66-67). İç ve dış dünya arasındaki fark iç çatışma yaşanmasına neden olur. İç dünyasını, yani gerçek duygu ve düşüncelerini ifade edebilen bireyin, iç dünyası ile dış dünyası arasındaki fark fazla olmadığından iç çatışması azdır. Bu birey sosyal yaşamında da kendidir. Sosyal yaşamı özgündür. Özgün yaşamı olmayan insan, iç dünyasında hissettikleri ve düşündüklerini davranışına yansıtamaz, bu insanın söyledikleri ve yaptıkları kendi iç dünyasının değil, başkalarının ondan beklentilerinden kaynaklanır. Bu birey, başkalarının kendisinden duymak istediklerini söyler, onların beklentilerine uygun davranır. Kendini yalnız hisseder(Cüceloğlu: 2002: 79). Bu durumdan tüm metabolizması olumsuz etkilenir. Dış dünya ile iletişim çatışması devam ettiği sürece, iç çatışması devam eder ve bu kısır döngü artarak sürer.
İnsanların birbirine güven duymadığı toplumlarda, kişilerarası, grup, örgüt ilişkilerinde, büyük-küçük, ast-üst, memur-amir gibi itaat ve tahakküm kurma anlayışına dayalı ortamlarda bireylerin iç çatışmaları fazladır. Tahakküm ve itaat kültüründe ezenle ve ezilenler vardır. Birey sürekli denetlenerek istenilen kalıba uygun davranması sağlanmaya çalışılır.
İnsan bir yandan iletişim kurar, sosyaldir. Diğer yandan bencildir, ben merkezcidir. Olayları karşısındakinin bakış açısı ile değil, kendi ben merkezci bakış açısı ile algıladığından empati kuramaz. İletişim çatışmalarında bireylerin ben merkezci davrandıkları çok net olmamakla birlikte genellikle fark edilir( Dökmen: 2005: 42-43). Karşımızdaki bireylerin dünyayı ve olayları algılama ve düşünme biçimlerinin yanlış olduğunu, bizim algılama ve düşünme biçimimizin ise tek doğru olduğunu düşünmek zihinsel ben merkezciliktir. Zihinsel ben merkezcilik fiziksel ben merkezciliği besler. Zihinsel ben merkezcilik bireylere özgü değildir. İçine doğduğumuz toplum sosyalleşme süreci içerisinde bize bunu öğretir(Dökmen: 2005: 47). İletişim kurarken aldığımız bilgiyi yorumlamak için olaylar, objeler ve insanlar hakkında kalıplaşmış, önceden saptanmış görüşler kullanılır. Bu görüşler, algısal kalıpları kullanmış olur. Olayları, objeleri ve insanları bu algısal kalıplara göre sınıflandırma işlemine önyargı oluşturma denir. Önyargı bireye özgü değildir. Sosyal olanın bireyden geçerek biçimlenmesi ve yeniden üretilmesidir. Önyargı kalıcıdır. Çünkü insanlar psikolojik olarak bilgiyi sınıflandırmaya ve kategoriler içine yerleştirmeye sosyalleşirler. Sosyal çevreden geçerek insanın fiziksel özellikleri ile algısal farklılıkları arasında ilişki kurulur. İnsanların ağırlıkları, boyları, vücut biçimleri, güçleri, sağlıkları ve beş duyularını kullanma becerileri belli yorum kalıpları içine yerleştirilir. Yerleştirme nesnel ve masum biçimde yapılmaz, çünkü yerleştirmenin temelinde daima belli amaçlar ve çıkarlar yatar. Bu amaç ve çıkarlar siyasal, kültürel, ekonomik biçimler içinde şekillendirilir. Algıların oluşumu sosyal deneyimler sırasındaki öğrenmeler ve öğretmenlerle oluşur ve değişir( Erdoğan: 2002: 163-164). Modern kitle iletişim araçları, kişilerarası ilişkilerden geçerek, algılar üzerinde önemli etkide bulunur. Farklıklar vurgulanırken aslında periyodik bir şekilde biçimsel olarak değiştirilen, yenilenen veya tekrarlanan benzerlikler sürekli teşvik edilir. Kitle iletişimi ile gelen bilgi, tüketimden geçerek, amaçlı olarak algıları etkilemek için seçilmiş ve biçimlendirilmiştir(Erdoğan: 2002: 165). Kitle iletişim araçları, haber, yorum, film, reklam gibi gönderdiği mesajlarla dış dünyayı algılamamız üzerinde çok etkilidir. Olayları, olguları, kavramları iyi ve kötü kategorisinde bize empoze eder. Toplumsal değer yargılarımızın oluşmasında etkili olur. Bu değer yargıları ile dış dünya ile ilişkilerimizi yürütmeye çalışırız. Kitle iletişim araçlarının gönderdiği mesajları algılamamızda bizim kendi kendimizi gerçekleştirdiğimiz süreç - kişisel tarihimiz - bunda çok etkilidir.

III. EMPATİ
Davranışlarımızın ve duygularımızın nedenlerini, kendi dışımızda oluşan olaylarda, başkalarının davranışlarında aramak, duygu ve davranışlarımızın kendi kontrolümüzde olmadığı anlamına gelir. Genelde insan ilişkilerinde, özelde iletişim sürecinde, iletişim çatışmasına neden olan bu yanılgıdır. İletişimde yaşanan çatışma, bizim dış dünyamızda dile dökülen sözcüklerde ya da sergilenen davranışlarda değil, bu söz ve davranışlarla ilgili geliştirdiğimiz düşüncelerde, yorumlarda ve anlamlardadır. Her birey, kendi davranışlarının mimarıdır. Bu nedenle davranış değişikliğinin gerçek anahtarı dışımızda kurduğumuz iletişimde, karşımızdaki kişinin davranışlarındaki değişimde değil, içimizde kendimizle kurduğumuz iletişimdedir (Özer: 1998: 10, 19). İçinde yetiştiğimiz aile, komşularımız, arkadaş çevremiz, cinsel kimliğimiz, dini inançlarımız, aldığımız eğitim, mesleğimiz, sosyal çevremiz, bizim dış dünyayı algılamamızda etkilidir. Toplumsallaşma dediğimiz bu süreçte, bilişsel haritamız iki kutuplu olarak, olumlu ve olumsuz değerlendirmeye göre oluşur. Biz dış dünyayı bu kendi bilişsel haritamızdaki olumlu ve olumsuz değerlendirmelerimize göre algılarız. Algılarımız bizim kendi doğrularımıza göredir. Her insanı farklı bir dünya olarak kabul edersek, onların algılamaları da kendi bilişsel haritalarındaki değerlere göre olacaktır. Bu nedenle iletişim kurmak, karşımızdakinin farklılıklarını anlamaya çalışmakla ilgilidir.
Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Bu bağlamda empati tanımının üç öğeden oluştuğu görülür. Bunlar: 1. Her insan hem kendisini hem de çevresini kendine özgü bir biçimde algılar. Bu nedenle empati kurmak, karşımızdaki insanı anlamak istiyorsak, onun rolüne girmeli dünyaya ve olaylara onun gözünden bakmalıyız. Buna bilişsel rol alma diyoruz.
2. Empati kurmak için karşımızdaki insanın düşüncelerini anlamamızın yanında, onun ne hissettiğini de anlamamız gerekir. Buna da duygusal rol alma diyoruz.
3. Son olarak empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenin; yüzümüzü ve bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmek ve sözlü olarak onu anladığımızı ifade etmek olmak üzere iki yolu vardır(Dökmen: 2000: 135-137). Empatik tepki vermenin en etkili yolu her ikisini de kullanmaktır.

SONUÇ
İnsanlar hem kendileri ile hem de sosyal yaşamda diğer insanlarla iletişim kurarlar. İç iletişimimizi nasıl kurduğumuz dış iletişimimizi etkiler ya da dış iletişimimizi nasıl kurduğumuz iç iletişimimizi etkiler. Bizim birey olarak kendi kendimizle kurduğumuz iç iletişim, kendi yaşamsal birikimlerimizle bağlantılıdır. Nasıl bir ailede yetiştiğimiz, nasıl bir eğitim aldığımız, dünyaya bakış açımızı, insanları, olayları, olguları nasıl algıladığımızı belirler. Bu nedenle, her birey kendi başına bir dünyadır, fakat yaşadığı dünyanın içinde bir dünyadır. Bir çok farklı özelliklere, bilgi birikimine, cinsel ve kültürel kimliğe sahip insanın birbiri ile iletişim kurabilmesi, anlaşabilmesi için empati kurma becerisine sahip olması ve insanlarla kurduğu iletişimde bu becerisini kullanmayı istemesi ve uygulaması, iletişimle ilgili sorunların azalmasına yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA
CÜCELOĞLU, Doğan, İletişim Donanımları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002.
DÖKMEN, Üstün, İletişim Çatışmaları Ve Empati, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2000.
DÖKMEN, Üstün, Küçük Şeyler, Sistem Yayıncılık, İstanbul , 2005.
ERDOĞAN, İrfan, İletişimi Anlamak, Erk Yayınları, Ankara, 2002.
ÖZER, Kadir, İletişimsizlik Becerisi, varlık yayınları, İstanbul, 1998.
ZILLIOĞLU, Merih, İletişim Nedir?, Cem Yayınevi, İstanbul, 2003.

.....
.....
sayfa başına dön
 
 
Ana Sayfa'ya Git